Siyasetten Dökülen İnciler

İki devlet büyüğü yakın zamanda iki önemli laf etti. Bunlar, yıllardır üniversitelerde ve lisede ders verdiğimiz liderlik konusunda vaka olarak sunulabilecek ifadelerdi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “Suriyeli kaçak çalışanlarla ilgili durumun farkındayız. Müfettişlerin kaçak Suriyeliler ile ilgili raporları var. Ancak bu raporları işleme koyamıyoruz. Koyarsak şirketleri kapatmamız gerekebilir." dedi.

İstihdam edilen kişilerin kayıt altında ve devletin koyduğu çalışma prensiplerine uygun bir şekilde çalışıp çalışmadıklarını denetlemeden sorumlu olan birinci kişi, özetle “Kaçakları biliyoruz, raporlar var ama bir şey yapmıyoruz.” dedi.

Demek ki kaçak çalışanların milliyetine veya dış konjonktürdeki duruma göre çalışma bakanları, çalışma hayatının kuralsızlığını idare edebiliyor. Böylece kurallara uygun çalışanların, ucuz işgücüyle maliyet avantajı elde etmeye çalışan kurnaz işverenlere karşı hakkını savunacak olan devlet, bu görevinden feragat etmiş oluyor.

Okuyucu ne düşünür, bilinmez ama Çelik’in bu sözü söylediği gün mesai bitiminden önce istifa etmesi gerekirdi. Bu düzeyde bir hukuk faciasını -ki aslında o facialardan çok var- anayasayı korumaya yemin eden devlet adamının “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz.” cümlesinden beri duymamıştık.

* * * * * * *

Diplomatlar güngörmüş kişilerdir. Soğukkanlı ve bilge bir yapıları vardır. Bu kişilerden biri olduğunu düşündüğümüz Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakerecisi Volkan Bozkır, hunharca öldürülen Özgecan Aslan'ın ardından “Şayet benim kızımın başına böyle bir olay gelseydi ben elime silahı alır bunun cezasını kendim verirdim. Bunun cezasına da katlanırdım. Ama devletlerin reaksiyonlarının bu şekilde olmaması gerekir.” dedi.

İmdi: Bu demece ya pozitif hukuk, ya İslam hukukuyla yaklaşmak lazım gelir. Üçüncü bir yol düşünemiyoruz.

Pozitif hukuk açısından, devletin bakanı -ki, Kaf Dağı’nın ardındaki AB üyeliğimiz uğruna değiştirilen anayasamız artık ölüm cezasına izin vermemektedir- bir araya geldiği Avrupalılara, onları en çok ikna etmesi gereken kişi olarak neden böyle düşündüğünü izah eder. Kaldı ki ölüm cezasını da devletin değil, kendisinin vermesinden söz ediyor.

Bunun ciddi bir öfke patlamasının sonucu olarak söylenmiş bir ifade olduğunu elbette anlıyoruz. Pek çok kişinin böyle düşündüğünü de tahmin edebiliyoruz. O zaman bunun geçerli olduğu İslam hukukuna bakalım. Evet, İslam’da “kısas” (kasten ve haksız yere adam öldüreni idam etmek) vardır ve Bakara sûresinin 179. âyetinde “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.” buyrulmaktadır; ancak orada da cezayı şahıslar elleriyle vermemekte, bunu onlar adına “ulu'l-emr” (yönetenler, devlet, müslümanların işlerini yürüten yetkililer) yerine getirmektedir. (Bu arada kısasa yer veren İslam, afta rahmet olduğunu da ifade ederek bağışlamayı tavsiye ediyor. Zaten af yetkisi de sadece ölenin yakınlarına aittir. Bu kişiler ister affederler, ister diyet -yani kan bedeli- alırlar.)

Bu kafa karışıklığını anlamakta zorlanıyoruz.

Ölüm cezası ya olmalı, ya da olmamalıdır. “Bu ceza gereklidir ama devlet vermesin; ben ellerimle vereyim” ne demektir? Sonuçta idam gerekli midir, değil midir? Bunu devlet mi vermelidir, şahıslar kendi elleriyle mi? Ve bunu duyacağımız kişi, ölüm cezasını, aralarına katılma uğruna kaldırdığımız Avrupalılarla muhatap olan siyasi şahsiyet mi olmalıydı?

* * * * * * *

Kim bilir; belki de çarpık siyasi ve sosyal yapılar, düzgün kişileri bile çarpıtıyordur.

Öne Çıkanlar
Yakın Tarihliler
Arşiv
Etikete Göre Ara