Bilimsel Araştırmalar Yeterince "Bilimsel" mi?

Yüz adet sosyal bilimler çalışmasını inceleyen Brian Nosek'in, Mallory Kidwell, Courtney Soderberg ve Johanna Cohoon'la birlikte ulaştığı sonuçlar ilginç. ABD'nin Charlottesville kentindeki Açık Bilim Merkezi'nde (Center for Open Science) gerçekleşen Tekrarlanabilirlik Projesi (Reproducibility Project) sonuçlarına göre, psikoloji alanında yapılan araştırmalar sonucu elde edilen pek çok bulgu yeteri kadar güçlü değil.

Bu alandaki bilim insanlarının, kişilik, ilişkiler, öğrenme ve hafızaya ilişkin dinamikleri anlamada kullandıkları temel bilgileri sorgulayan bu araştırmanın sonuçları, "bilimsel araştırmalar aslında yeteri kadar bilimsel olmayabilir mi?" sorusunun bir zemini olduğunu da gösteriyor. İstatistik konusunda belli bir bilgi birikimi olanların iyi bileceği üzere veri setlerinin bir bilimsel araştırmayı rahatlıkla etkileyebileceği / manipüle edebileceği bu kez bir bilim insanı grubunca da ispatlanmış oluyor. Böylece akademik makalelerde yayınlanan pek çok bulguya ulaşmada kullanılan bilimsel kanıtların gerçekte çok da güçlü olmadığı anlaşılıyor.

* * * * * * *

Zaman zaman dile getirdiğimiz üzere yaşadığımız çağın önemli sorunlarından biri, bilim ve sanat gibi özel alanlarda, şöhretli okulların akademisyenlerinin, önemli sanat merkezlerinde eserleri sergilenen sanatçıların veya bazı kendinden menkul "uluslararası" simaların görüşlerinin tartışmasız kabul edilmelerinin beklenmesi. Bilimsel olarak addedilen araştırmalarda bile tartışmalı bulgulara ulaşılıyorsa, bir de hiçbir araştırmaya dayanmayan ve kanaat veya sezgiyle ortaya konulan iddialı fikirlere ne demeli? Örneğin bir kehaneti doğrulanan bir iktisatçının yanılgıyla sonuçlanan diğer fikirlere neden göze batmıyor? Bir tezin "bilimsel" olarak nitelenmesi veya bir fikrin önemli isimler tarafından dillendirilmesi ona karşı çıkılmaması için yeterli olmalı mıdır?

* * * * * * *

Bilimi araç, bir ideolojik aygıt veya ün enstrümanı olarak değil, kendi başına bir değer olarak benimseyen sayısız bilim insanını bu satırlardan muaf tutarak eğlenceli ve bir o kadar da ciddi bir hikâye ile noktalayalım (Kaynak: Measurement and Evaluation in Education and Psychology - William A. Mehrens, Irvin J. Lehmann).

Kısa bir süre önce benden bir fizik sınavı puanlamasında hakemlik yapmamı isteyen meslektaşımdan çağrı aldım. Meslektaşım fizik sınavındaki bir soruya verdiği yanıt nedeniyle öğrencilerinden birine sıfır puan takdir etmişti. Öğrencisi de "eğer puan yöntemi adil olsaydı en yüksek puanı alacağını" iddia etmekteydi. Meslektaşım ve öğrencisi, sonunda verilen yanıtı, tarafsız bir hakeme puanlatmak için anlaşmaya varmışlardı. Hakem olarak da beni seçmişlerdi. Arkadaşımdan çağrıyı alır almaz kendisine uğradım ve sınavda sorulan soruyu okudum:

"Barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğinin ne şekilde saptanacağını gösterin."

Öğrencinin yanıtı da şöyleydi:

"Barometreyi binanın en üst katına çıkarırız. Barometrenin ucuna bir ip bağlar ve yukarıdan caddeye sarkıtırız. Tekrar ipi yukarı çeker ve ipin uzunluğunu ölçeriz. İpin uzunluğu bize binanın yüksekliğini verir."

Yanıt çok ilginçti fakat öğrenciye bunun için puan verilebilir miydi?

Öğrencinin, soruyu tam ve doğru biçimde yanıtladığından, bu sorudan tam puan almak için güçlü bir nedene sahip olduğunu anladım. Diğer taraftan öğrenciye tam puan verilecek olursa fizik dersinden yüksek bir notla geçecekti. Yüksek bir not ise öğrencinin fizik dersiyle ilgili davranışları kazandığının göstergesiydi fakat sorunun yanıtı onun fizik bildiğini ortaya koymuyordu. Bunun üzerine öğrenciye aynı soruyu bir daha yanıtlamasını önerdim. Anlaşmaya vardıktan sonra öğrenciye soruyu yanıtlaması için altı dakikalık bir süre tanıdım ve yanıtın içinde onun fizik dersinde kazandığı davranışları ortaya koyması gerektiğini söyledim. Beş dakika geçmesine karşın öğrenci hiçbir şey yazmamıştı. Başka bir sınıfta dersimin başlamak üzere olduğunu söyleyerek yanıt vermekten vazgeçip geçmediğini sordum fakat öğrencinin cevabı "hayır, vazgeçmedim" şeklindeydi.

"Bu soruya verilebilecek pek çok yanıtı olduğunu, bunlardan en iyisini seçmeye çalıştığını" belirtti. Karıştığım için özür dileyip soruyu çözmeye devam etmesini söyledim. Bir dakika sonra öğrenci yanıtını verdi:

"Barometreyi binanın en üstüne çıkarırım ve çatı katından aşağı eğilerek barometreyi bırakırım. Bırakır bırakmaz kronometreyle zaman tutmaya başlarım. Barometre yere çarpar çarpmaz kronometreyi durdurur ve S=1/2 * a * t2 formülüyle binanın yüksekliğini hesaplarım."

Bu yanıt karşısında meslektaşıma devam etmek isteyip istemediğini sordum. Meslektaşım öğrenciye hak ettiği puanı vereceğini söyledi. Tam yanlarından ayrılırken öğrencinin "pek çok yanıtı bulunduğunu" söylediğini hatırlayarak diğer yanıtların neler olduğunu sordum.

"Evet, barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğini bulmanın pek çok yolu vardır" dedi.

"Örneğin güneşli bir günde dışarı çıkar, hem barometrenin gölgesini hem de barometrenin boyunu, daha sonra da binanın gölgesini ölçerek basit bir oranlamayla yüksekliğini bulabiliriz."

"Çok güzel, diğer yöntemlerin nedir?" diye sordum.

"Çok basit bir yöntem daha var ki onu siz de beğeneceksiniz. Bu yöntemde barometreyi elimize alır ve binanın merdivenlerinden en üst kata doğru tırmanmaya başlarız. Merdivenleri tırmanırken barometrenin boyu kadar duvar boyunca işaretleyerek ilerleriz. Daha sonra işaretleri sayarız ve işaretlerin sayısı bize barometrenin birimi cinsinden binanın yüksekliğini verir. Bu yöntem doğrudan ölçmeye örnektir."

Daha karmaşık bir yöntem isterseniz bunun için barometreyi bir ipin ucuna bağlar ve sarkaç gibi sallamaya başlarsınız. Böylece en alt katta ve binanın en üstünde 'g' değerini saptayabilirsiniz. Bu iki 'g' değerinin farkından ilke olarak binanın yüksekliğini bulabilirsiniz."

Sonunda öğrenci sözlerini şu şekilde tamamladı:

"Eğer çözüm için fizikle bir sınırlama getirmezseniz daha pek çok yanıt bulunabilir. Örneğin barometreyi alıp alt kattaki kapıcının odasına gidersiniz. Kapıcıya, eğer binanın yüksekliğini size söyleyecek olursa barometreyi ona vereceğinizi bildirir ve binanın yüksekliğini öğrenebilirsiniz."

* * * * * * *

Bu öğrenci, fizikte Nobel Ödülü kazanan tek Danimarkalı olan Niels Bohr'dur. Bohr, BBC News'un haberine göre 1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Einstein, Newton ve Maxwell'den sonra tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında dördüncü sırayı almıştır.

Etiketler:

Öne Çıkanlar
Yakın Tarihliler
Arşiv
Etikete Göre Ara