Değişen Parametreler ve Eğitimin Güncellenen İhtiyaçları

 

Yansı Eraslan

 

Özel Ege Lisesi Kurucu Temsilcisi 

 

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninin pek çok parametresinin değişmeye zorlandığı bir dönemden geçiyoruz.  Değişmeyen, çok az değişen veya pek değiştirilmek istenmeyenler elbette var.  Dünyadaki hâkim düzeni sürdürmek isteyen nüfuz sahiplerinin bir reelpolitik anlayışı da.  BM Güvenlik Konseyi’nin yapısı veya Bretton Woods sisteminin getirdiği Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi.  Mali disiplin, kamu harcamalarının azaltılması, ticaretin serbestleştirilmesi, özelleştirme, sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesi şeklindeki alt başlıklardan oluşan Washington Uzlaşması (Konsensüsü) gibi.

 

 

Diğer yandan ekonomik güç merkezlerinin yeniden tanımlanmasıyla ortaya çıkan bir değişim de var.  Bundan yaklaşık 30 yıl önce Asya ekonomilerinin dünya gelirinden aldıkları pay %19 seviyesinde iken 2008 yılında %36’ya çıktı.  Bu oranın 2020 yılında %45’e yükselmesi bekleniyor.  ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada’dan oluşan G-7 ülkeler birliği 1980 yılında dünya ekonomisinin %56,3’üne, 1992’de %51,4'üne, 2010’da %40’ına sahipken bu oranın, içinde bulunduğumuz yıl %36’ya inmesi öngörülüyor.  Buna karşılık Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan ve bu ülkelerin İngilizce yazılışının ilk harflerinden oluşturulan bir tabirle BRIC olarak adlandırılan grubun 1992’de %14,5 olan dünya ekonomisindeki payının yine bu yıl %29’a yükselmesi bekleniyor.

 

 

Ekonomik güç yer değiştirdiğinde politik statüko veya uluslararası sahne aynı kalır mı?  Şüpheliyiz.  Peki ekonomi ve küresel siyaset yeni bir rekabet ve paylaşımların eşiğindeyken başrolde olmak isteyenlerin düşünmesi gerekenler nedir?

 

İşimiz gereği bunun eğitimle ilgili kısmı için söyleyeceklerimiz olacak.

 

* * * * * * *

 

 

On dokuzuncu yüzyılın sonu ile geçen yüzyılın ilk yarısı arasındaki zamanda kitlesel eğitim (mass education) geçişi ön plandaydı.  Eğitimin, yalnızca “seçkinlere” tanınan bir imtiyaz olmaktan çıkıp bir toplumun tüm üyelerine, devlet veya devletin denetiminde özel kuruluşlar tarafından sunulan standart bir hizmete dönüşmesinden söz ediyoruz.  On dokuzuncu yüzyıldan itibaren öne çıkan milliyetçilik akımları ve ulus devlet kavramıyla birlikte yeni kurulan veya eski politik yapıların devamı olarak ortaya çıkan devletler, resmî söylemlerini, rejimlerini, ideolojilerini içselleştirecek yeni bir vatandaş nesli yetiştirmek üzere eğitim planlamaları yapmaya başladılar.

 

Eğitimi dünyanın pek çok yerinde bir doktrinasyon aracı olarak gören bu anlayış kimi ülkelerde olduğu gibi devam ederken, kimi coğrafyalarda etkisi azalarak da olsa sürmektedir.  Bununla birlikte toplumların ihtiyaçlarını, dünyadaki dinamikleri, insanlığın ortak sorunlarını anlamada resmî ideolojinin “sadık yurttaş” yetiştirme anlayışı, eğitim süreçleri için son derece demode ve eksik bir metottur.  Eğitim, insan şahsiyetinin, aklının ve kapasitesinin geliştirilmesi çabası olarak görüldüğü takdirde yukarıdakilerden çok farklı parametrelerden söz etmemiz gerekir.

 

* * * * * * *

 

Eğitim, pek çoklarının sandığı gibi insana sadece bir “çözüm” arayan ve bulmasını sağlayan beceriler kazandırmaz.  Bilakis eğitimin soru sorma becerisi kazandırması beklenir; çünkü bir “soru”yu sorabilmek belli bir bilgi altyapısı, tefekkür, kavramlar arası bağ kurma ve özgüven gerektirir.  Çözüm bulma ise yaratıcı bir mekanik gerektiren başka bir meziyettir.  Yurt dışında bulunduğumuz dönemde katıldığımız konferanslarda gözlediğimiz bir durum vardı.  Sunumların sonunda konuşmacılara soru sorulmasına sıra geldiğinde birkaç cümlenin ardından -hatta doğrudan ilk cümleyle birlikte- vurucu bir soru soranlar olduğu gibi bir türlü konuya gelemeyen, lafı döndürüp duran, kimi durumlarda da korsan bildiri sunup konuşmacıya “sizce de böyle değil mi?” diyerek sözümona soru sormuş gibi yapan kişilerle karşılaştık.  Bu kişilere bakıp hangi ülkelerden, hatta kıtalardan geldiklerine ait gözlemlerimiz bile var.  (Üzücü ama bizde de durum genelde böyledir.)  Gördük ki soru sorabilmek, kendini ifade etme özelliğinden başlayıp kavramsal düşünmeye kadar giden başlı başına bir değer.

Bir diğer önemsediğimiz husus, eğitimin toplumların renklerini artırabilme sanatı oluşudur.  Gariptir; iyi okul olarak nitelenen yerlerden mezun olanlar da dâhil, eğitim tabana yayıldıkça ve iyi okulların sayısı arttıkça farklılıklardan ürken nesiller yetiştirir hâle geldik.  Bunu yalnızca siyasi iklimin bugün geldiği noktayla açıklamanın yetersiz kalacağını düşünüyoruz.  Farklıların farkında olmak ve çoğunluğun reflekslerinden farklı tepkiler verebilmek bir eğitim çıktısıdır.  Ancak bir siyasi yapının kuruluş felsefesini ikide bir hatırlatarak veya kültürler arası kıyaslamalar yaparak bu beceriyi bir tehdit olarak algılayan hatırı sayılır bir nüfus vardır.  Güvenlik, rejim veya politik sistem odaklı düşünen ülkelerde -sadece biz değil Çin, Fransa, Rusya, Yunanistan, İsrail gibi eğitim sistemlerinin de bundan muzdarip olduğu kanaatindeyiz- aynı potada eriyen monolitik bir yurttaş topluluğu yetiştirme çabası, farklılıkların, bir istatistik tabiriyle “aykırı değer (outlier)” gibi görülmesini beraberinde getirmektedir.

Eğitim, genç insanlara kendi toplumlarının ve insanlığın hangi istikamette gittiğini analiz edebilme donanımı da kazandırmalıdır.  Bu analizi sadece siyasi veya ideolojik değerlendirmeler yaparak veya inanç / inançsızlık açısından bakarak yerine getiren kimselerin bu donanıma tam anlamıyla sahip olmadığını düşünüyoruz.  Bir resme bakıp -kişisel kanaat veya hissiyatlarla- muhakkak bir hüküm vermek gerekmez.  Çoğu zaman bir şeyin ne / nasıl “olduğu” değil, “olması gerektiği” yönlü değerlendirmelerle karşılaştıkça eğitimi doktrinasyon aracı olarak görenlerin yetiştirdikleriyle amacın hâsıl olduğunu gözlemliyoruz.  Didaktik ve üst perdeden kullanılan dil, eğitimin bir sanat mı (art), bilim mi (science) olduğuna dair tartışmalarda ikincisinin baskın çıktığı kuşkusu doğurmaktadır.  Aslında eğitim her ikisidir.  Aynen liderlik gibi...

Dilimizde “eğitim”, maarif, tedrisat, talim, terbiye, formasyon gibi alt kavramlarla açıklanmaktadır.  Terbiye deyince bakma, besleme, büyütme, ilim, edep öğretme, alıştırma, yetiştirme, edep öğrenmesine vesile olmayı anlıyoruz.  Maarif, tedrisat veya formasyondan söz edince öğretim ve bilgilendirme akla geliyor.  Talimi ise öğrenilenlerin hayata geçirilmesi olarak görmek mümkün.  Görüldüğü gibi eğitim, başladığı ve bittiği yerde mutabakat sağlamanın bir hayli güç olduğu bir kavram.  Burada mutabık olunmayınca eğitimin güncellenen ihtiyaçlarında da aynı dili konuşmak kolay olmuyor.

 

* * * * * * *

 

Necmettin Tozlu’ya göre “eğitim, bireyde entelektüel, ahlaki ve fiziki mükemmelliği meydana getirme” sürecidir.  Fiziki kısmını bilmiyoruz ama ilk ikisinden had safhada yoksun oluşumuz bugüne ait en köşeli iddiamızdır.  Derinliğin her geçen kaybolduğu fikirsel yaşamımız, tartışma sanatından sürekli uzaklaşmamız, süratimizi artıran teknolojinin sağladığı görselliğin getirdiği sığlaşma, slogan üretimi düzeyinde kalan argümantasyon kapasitemiz, “ölçü” kavramından uzaklaşan günlük davranış kodlarımız, “hususi”yi “umumi” bir çevrede konuşmaya meyilli hâle gelişimiz, faydacılığın fıtrattan gelen normlarımızı ve yaratılış kalitemizi günbegün yok edişi, iddiamızın alt yapısıdır.