Türkiye Avrupa’dan Uzaklaşıyor mu?

 

Yansı Eraslan

 

Özel Ege Lisesi Kurucu Temsilcisi 

 

İlk olarak Helsinki’de 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan ve tam üyeliğe adaylığımızın tescil edildiği zirveden, daha sonra ise AB devlet ve hükümet başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihli zirvede aldığı karar doğrultusunda resmen AB’ye katılım müzakerelerine başlamamıza karar veren ve 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’ta yapılan Hükümetlerarası Konferans’tan bu yana AB’yi en fazla konuştuğumuz dönemlerden geçiyoruz.  Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda elindeki “evet” afişlerini dalgalandıran AB’li parlamenterlerin aşağıdaki fotoğrafını hatırlamış olmalısınız.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ancak içinde bulunduğumuz dönemin o günlerden farkı büyük.  Neredeyse tüm parametreler olumsuz.  En önemlisi, hiç değilse karar alıcı mevkide bulunanların kullanmaya özen gösterdiği âkilane dil bile artık yok.  Avusturya’nın -görünümü ve görüşleri çocuksu- dışişleri bakanından başlamak üzere Avrupalılar artık AB-Türkiye ilişkilerinin dondurulmasından bahsederken bizim yöneticilerimiz de “yılbaşına kadar oldu oldu, olmadı bunu bitirelim” demeye başladılar. 

 

Yılbaşına kadar ne olması gerektiğini de tam anlamadığımızı belirtmek gerekir.  Konu vizesiz geçişse bu yaklaşık 55 yıllık AB defterini kapamayı gerektirir mi, bilemedik.  Yani vizesiz geçiş hiç konuşulmasaydı AB girişimimizi sonlandırmak için ne diyecektik?  Demek ki bunun altında başka şeyler aramak gerekiyor.  İnsanın aklına, devlet yönetimimiz sanki bu sona hazırlanıyordu, demek geliyor.

 

Göçmen krizi nedeniyle kısa süre önce Türkiye’ye üst üste ziyaretler yaparak “Türk vatandaşlığına geçeceğine” dair nükteli yakıştırmalara konu olan Alman başbakanı Merkel ve neredeyse tüm Avrupalılar artık Türk karşıtlığını saklamaya bile gerek duymuyor.  Geçen ay vizelerin kaldırılması beklenirken, Türkiye -sözünü tutarak- Avrupa’ya göçmen akışını da engellemişken rüzgârın tamamen ters yönden esmeye başlamasını nasıl açıklamak gerekiyor?

 

Birkaç tespit yaparak gitmekte yarar görüyoruz:

 

  • Türkiye, tarihsel olarak Avrupalılar için bir “sıcak patates”tir (hot potato).  Bu deyim, el yakan sıcak bir patatesi kimsenin uzun süre elinde tutamamasından hareketle elden ele atarcasına kendisinden uzaklaştırmasına binaen üretilen bir ifadedir.  Bu nedenle Türkiye’nin Avrupalılar için bir stratejik ortak olup olmadığı tartışmalıdır.  Türkiye başlı başına bir Avrupa meselesidir ancak batılılar için hoş gelen değil, neden geldiği sorgulanan bir misafirdir.
     

  • Karar verici Avrupalılar bu yeni üyeyi içlerinde görmek istemeyen geniş bir nüfusa rağmen bu adımı atmaya niyetli değildir.  Devletimizi yönetenlerin iddiaları aksi yönde olsa da Türkiye’nin üyeliği Avrupalılar için meyvesi çok az, riski ise pek yüksek olan bir adımdır.  Bununla birlikte dünya siyasi konjonktüründe her geçen gün daha da pasif ve zayıf bir görüntü veren, sözleri ciddiye alınmayan, temel bazı sorunların çözümüne davet bile edilmeyen AB’nin Türkiye’siz konumuyla bugünlere geldiğini dile getiren Türk diplomasisi, Avrupa’da kendine fazla taraftar bulmamaktadır.  Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaş sonrasında başlayan göç ve Türkiye’nin bunu önlemedeki rolü, AB’nin ülkemizi düşünerek yaptığı fayda-maliyet analizini son beş yılda lehimize çevirmiş gibi gözükse de Türkiye karşıtı çevrelerin sesi tam bu dönemde yükselmeye başlamıştır.  Bu tutarsız gibi gözüken durumun alt sebepleri araştırılmaya muhtaçtır.
     

  • Diğer yandan bizim de zaten Avrupalı olmaya niyetimiz yoktur çünkü olmak istediğimiz Avrupalılık değil, Avrupa milletler ailesinin oluşturduğu topluluğun üyesi olmaktır.  Bu argüman doğru değilse, bir Bulgar’ın veya bir Romen’in bir Türk’ten daha fazla taşıdığı “Avrupalılık” değerinin ve tarihi hafızasının ne olduğunu tartışmaya açmak gerekir.

 

  • Avrupa milletleri, iç içe geçmiş onca siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkiye rağmen iki önemli gücü asla kendilerinden görmemiştir.  Biri Türkiye, diğeri Rusya’dır.  160 yıl önceki Paris Antlaşması’nda “Avrupalı” olarak tarihsel kayıtlara geçirilmiş olmamız, coğrafi olarak Kıbrıs Avrupalı ise bu adanın daha batısında toprağı bulunan Türkiye’nin nasıl olamadığı, henüz AB’nin ilk hâli olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortada bile yokken kurulmuş Avrupa Konseyi’ne “kurucu üye” statüsünde Almanya’dan bile önce üye oluşumuz, Avrupa medeniyetinin nüvesini oluşturan Endülüs medeniyetindeki İslam (ve Türk) etkisi, kıta Avrupasına yayılan (ve kimlikleriyle hoş gelmese de AB Gayri Safi Yurtiçi Hasılasına olan 100 milyar avroya yakın ekonomik katkıyla pek bir sempati yaratan) milyonlarca Türk’ün varlığı, batıya ait bir savunma ve güvenlik örgütü olan NATO’daki askeri varlığımız Avrupalıları çok da ilgilendiriyor gözükmemekte, tüm bu sayılanlar Avrupalıların gözünde Türk’ü ve Türkiye’yi Avrupalı yapmamaktadır.
     

  • Aslında mesele, Türklerin veya Türkiye’nin Avrupalı olup olmaması da değildir.  Bugünün Avrupası için Türkiye, yeteri kadar kabullenilecek, yeteri kadar avantajları olan, anti-Türk çevrelere meydan okuyacak kadar AB’ye alınması gereken bir “üye adayı” değildir.  Türkiye, yalnızca Avrupa’nın ve bazı siyasi kurumlarının dışında kalmaması garantiye alınması gereken bir “Avrupa komşusu”dur.
     

  • Türkiye’nin üyeliği için “fazla büyük, hazım kapasitesi gerekir” diyen ve genellikle nüfusa işaret eden Avrupalılar doğruyu söylememektedir.  AB’nin en büyük genişlemesi olan ve “büyük patlama (big bang)” olarak anılan genişlemesinde o günkü nüfus yaklaşık 376 milyon iken 10 yeni üyenin katılımıyla 454 milyona çıkmıştır.  Var olan nüfusa %20 ilave gelmiştir. 

    Bugünkü AB nüfusu yaklaşık 500 milyon kişi olup, Türkiye’nin üyeliği buna %16 ilave nüfus getirecektir.

     

  • Avrupa -barındırdığı yapılarda, ürettiği bilimde, tarihinde ve sosyal dokusunda belli bir müslüman etkisi olsa da- bir “yahudi-hıristiyan (judaeo-christian)” medeniyettir.  Bu miras kuşaklardan bu yana koyu bir hafıza bilinci oluşturmuştur.  Bunun üstesinden gelmek isteyen ve çokkültürlü yapılara özlem duyan kişilerin sayısı, karşı kamptakilerin yanında devede kulaktır ve sesleri de hiç gür çıkmamaktadır.
     

  • Avrupa’yı siyaseten, hukuken ve ekonomik olarak bir “değerler kulübü” olarak gören, bunun din, tarih, kimlik ve diğer sosyal aidiyetlerle alakası olmadığını düşünen bir grup bizde de mevcuttur.  Konunun yalnızca ekonomi, yaşam kalitesi, hukukun üstünlüğü, insan haklarından ibaret olduğunu düşünenlere ne söylenirse söylensin ikna olmayacakları ortadadır.  Benzer düşüncelere sahip bir diplomatımızın yaklaşık 20 yıl önce bizim de bulunduğumuz bir ortamda bunu çok güçlü şekilde vurguladığını bugün bile hatırlıyoruz.  Oysa bu süre zarfında bizzat Avrupalı kaynaklardan o hariciyecimizi tekzip eden o kadar cüretkâr sözler duyduk ki.  Bazılarında o diplomatımızı hatırlayarak “keşke falanca kişi de bunu duysaydı” dediğimizi biliriz.
     

  • Türkiye, kendisinin karşıtı çevreler için o kadar büyük bir gerekçedir ki bugün Avrupa devletlerinin bazılarında doğrudan o ülkeyi ilgilendiren iç meselelerde konu edilmektedir.  Brexit referandumu öncesinde Britanya’da, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bugünlerde Fransa’da didişen siyaset erbabı için Türkiye bir varlık sebebidir (raison d'être).  Türkiye karşıtlığı bugüne kadar daima prim yapmıştır; hâlen de yapmaktadır.

    Özetle Avrupalılar, Türkiye’siz kendi meselelerini bile konuşamaz hâle gelmiştir.

     

  • Hülasa, bu “sıcak patates”e ait kararın, eli yanan bugünkü politika yapıcıları tarafından gelecek kuşaklara bırakılmak istendiği, en pro-Avrupa görüşteki Türklerin bile inkâr edemeyeceği kadar ortadadır.

    Buradan devam edelim.  Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, üye olmaya talip olanla üyeliği değerlendirecek arasındaki ilişki türüne benzer bir formatta gitmemektedir.  Üyeliğe talip olan, zaman zaman kendisinin ve parametrelerinin özel durumunun dikkate alınmasını dile getirerek âdeta kimin hangi durumda olduğunu kavrayamamış gibi bir görüntü vermektedir.  Bir yandan bir birliğe talip olurken diğer yandan aynı birliğin taşıdığı pek çok sosyal değere, hayatın yaşanış şekline, bazı hukuk kurallarına ve pek çok kritere dair itirazlarda bulunmaktadır.  Bu meydan okuma bazen o kadar gülünç bir hâle gelmektedir ki, magazinel bir ifadeyle söylemek gerekirse “Avrupa Avrupa duy sesimizi” olmaktadır.  Sesimizi duymasını istediğimiz bu insanlar ve taşıdıkları medeniyet kodları bu kadar canımızı sıkmaktaysa neden aralarına katılmak istediğimizi açıklamak bize düşmektedir.  Sadece son yıllardaki anti-Avrupa duygularının yükselişinden söz etmiyoruz, nüfusumuzun ciddi bir kısmı bir yandan Avrupa’nın ekonomik refahına, şehirleşmesine, giderek zayıflasa da sosyal devlet yapısına gıpta ederken diğer yandan bu standartları geliştiren bu insanlardan hiç hazzetmemektedir.

    Burada devlet kademesindeki liderliğin büyük zaafları olduğunu iddia ederiz.  Ciddi bir “kamu diplomasisi” açığımız olduğu kuşku götürmez.  Toplumumuz bu ailenin bir parçası olduğumuzda nelerle karşılaşacağına, bunun neden gerekli olduğuna, hayatımızda oluşacak değişiklikleri neden kabullenmemiz gerektiğine dair bir ikna turuna hiç şahitlik etmemiştir.  İhtimal ki önce devlet yöneticileri kendi kendilerini ikna etmemişler ve bu nedenle aslında hayatımızın bir parçası olacak standartları içselleştirmemişlerdir.  Başka deyişle, aslında onlar bile bizden talep edilen maddi ve sosyal kriterler grubunu daha tam anlamıyla kabullenememişlerdir.  Belki de bu yüzden toplumsal bir ikna operasyonuna girişilmemiştir. Bu liderlik operasyonunun tarihteki belki de en önemli örneğinin, ikinci dünya savaşının sonunda -o günkü koşullarda uluslararası siyasi ve ekonomik yapılara tamamen karşı olan ve tecritçi (isolationist) zihniyete sahip- Amerikalıları Birleşmiş Milletler’in kuruluşuna ve ülkesinin üyeliğine razı eden 32. Amerikan başkanı Franklin Delano Roosevelt olduğu söylenebilir.

    Türkiye-AB ilişkilerine zaman zaman ciddi normlar ve diplomatik lisan hâkim iken bazı zamanlar da fazla içeriği olmayan, hatta anlamsız kriterler göze çarpmaktadır.  Örneğin, daha ciddi lisanın egemen olduğu dönemlerde Kopenhag kriterleri gibi AB’ye tam üyelik koşullarının esaslarını belirleyen şartlardan veya Maastricht kriterleri gibi üyeliği gerçekleşmiş ülkelerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılabilmeleri için gerekli şartlardan söz edilmektedir.  Kriterlerin tükendiği -örneğin Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini karşıladığının teyit edildiği ama işlerin yine de yoluna koyulmadığı- dönemlerde ise “pacta sunt servanda (sözlerin tutulması gerektiğine dair hukuk anlayışının Latince karşılığı)” gibi -bu dili kullandığımız için üzgünüz ama- içi boş, kof sözler öne çıkmaktadır.  Oysa hele günümüzde uluslararası ilişkiler, tutulmayan sözlerin, yerine getirilmeyen vaatlerin, yarı yolda bırakılmış ortaklıkların mütemmim cüzüdür.  Kimileri katılmasa da (belki de zıddına özlem duyduklarından olsa gerek) İngiliz başbakanı Palmerston’ın “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır” ifadesi en azından batılılar için bir politik değerdir.  Bunun başka bir varyantı, İsmet İnönü’nün “büyük devletlerle ilişki kurmak ayıyla yatağa girmeye benzer” sözünde saklıdır.  Rahmetli İnönü “ayıyla yatağa girince ne yapmak lazım?” diye sorar, cevabı da kendi verirmiş:  “Çok dikkatli olmak lazım!”

    Diğer yandan Türkiye’nin, zaten bize özel pek çok kriteri kabul ederek bu müzakereleri sürdürdüğünün farkında olduğu bile söylenemez.  Sözgelimi, tam üyeliğe geçmeden Gümrük Birliği’ni kabul eden yegâne aday üyeyiz (Gümrük Birliği’ni bir zafer edasıyla duyuran dönemin siyasetçilerini ve medyasını buradan selamlıyoruz).  Üyelik müzakerelerine başladığı hâlde vize engellemesiyle karşılaşan belki de tek adayız.  Aday üyeliğe kabulü bile gerçekleşmemiş ülkelerin vizeden muaf tutulması ortadayken Türk vatandaşlarına vize uygulayan bu Birliğin inandırıcılığı olabilir mi?  Bizimle kıyaslanmayacak derecede AB’den uzak ülkeler olan Ukrayna, Gürcistan ve Kosova’ya birkaç ay önce vize muafiyeti getirilmesi onayı herhâlde derdimizi anlatmaya yeter (bu grupta sadece potansiyel aday ülke Kosova hariç tutulabilir).  Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nin, bu ülkelere vize serbestisiyle AB’nin stratejik hedeflerinin güçlendirileceğini savunması karikatür gibi bir şey olsa gerek.  Bu ülkelerin AB ile olan hafızası, kimilerinin bulundukları coğrafi konum, hatta Kosova örneğinde olduğu gibi yaklaşık 80 ülkenin henüz ülke olarak tanımadığı bir “antite”nin varlığı bile AB’nin kararlarının ne kadar tartışmalı olduğunu gösterir.  (Birkaç yıl önce Putin’in, KKTC’nin 40 yıla yakın zamandır bağımsız olduğunu ve tanınmadığını belirtip batılı devletleri Kosova’yı aceleyle bağımsız hâle getirmeleri nedeniyle ikiyüzlülükle itham etmesi ne kadar ilginçse bunu dile getiren devlet adamının ülkesinin de KKTC’yi tanımaması bir o kadar tuhaftır.  Yukarıda uluslararası ilişkilerin anlaşılmaz karakterinden bahsederken aslında biraz da bundan söz ediyorduk.)

    Tüm bunlara Avrupa Adalet Divanı’nın, 1 Mart 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’ün ardından o tarihte Türk vatandaşlarına vize uygulamayan ülkelerin daha sonra vize uygulaması getiremeyeceğine dair kararını da eklemek gerekiyor.  Üye devletlerin, kararlarına uymak zorunda oldukları Avrupa Adalet Divanı’nın bu açık hükmüne rağmen “bizi bağlamaz” cevapları (örneğin Hollanda ve Almanya), öz iradeleriyle kurdukları yapıyı kendilerince mecburi durumlarda kendilerinin bile hafife alabileceğini gösterir.  Kaldı ki “kuralı ben koydum; ona dilersem uyarım, dilersem umursamam” mantığı pek çok durumda karşımıza çıkıyor.  Örneğin kamu borçluluğu veya bütçe açığı açısından kendi standartları olan Maastricht kriterlerini -en önemli üye Almanya dâhil- pek çok üye ihlal ederken hiçbir müeyyide uygulanmamasında olduğu gibi.

    Derken bugüne geldiğimizde inişli-çıkışlı Türkiye-AB ilişkilerinde bir başka kırılma eşiğinde olduğumuzu görüyoruz.  Geleneksel olarak tüm Avrupa kurumları (Parlamento, Avrupa Komisyonu, AB Konseyi, devlet ve hükümet başkanlarının oluşturduğu AB Zirvesi, AB Adalet Divanı) içindeki en Türk karşıtı organ olan Avrupa Parlamentosu, müzakerelerin geçici süreyle dondurulmasını teklif eden karar tasarısını onayladı.  Hukuken hiçbir bağlayıcılığı bulunmayan ancak AB liderlerine pas atan böyle bir karar durduk yerde gelmedi.  Temmuz 2016’da yakın tarihinin en hain, en zorlu vakalarından birini atlatan Türkiye’ye bırakın herhangi bir üst düzey devlet görevlisinin ziyaretini, bir “geçmiş olsun” bile demeyen bir birliğin müzakerelerin ve mevcut görüşmelerin dondurulması ve müzakerelerde yeni girişim başlatılmaması için böylesine sabırsızlanmasını normal karşılamak mümkün değil.  Parlamento müzakerelerin durdurulmasına o kadar hazır ki yeniden başlatılmasının gözden geçirilmesinin koşulu bile belirlenmiş:  “OHAL uygulaması kapsamında alınan orantısız önlemler kaldırıldığında”.  Rahatlıkla iddia edebiliriz ki demeçleri ve tutumuna bakıldığında Parlamentonun iki önceki Alman başkanı Hans-Gert Pöttering ne kadar Türkiye karşıtıysa bugünkü Alman başkanı Martin Schulz da bir o kadar Türk ve Türkiye karşıtıdır.

    Aslında Avrupa Parlamentosu’nun tasarısında Türkiye ile yeni fasıl açılmamasının öngörülmesi bile kendi adına gülünç.  Şu ana kadar 16 faslı müzakereye açıp yalnızca birinin (Bilim ve Araştırma) geçici olarak kapatılmasını onaylamış olan AB, 14 faslı AB Konseyi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin siyasi nitelikli engellemeleri nedeniyle zaten bloke etmiş durumda.  Toplam 8 fasıl askıya alınmışken, 6 fasılda ilerleme kaydedilmesi ise Birliğin %1’ini bile temsil etmeyen Güney Kıbrıs tarafından tek taraflı olarak bloke edilmişken yeni fasıl açılmaması bir kez daha kayda geçirilse ne olacak?  Fiilen dondurulmuş müzakerelerin kağıt üstünde de dondurulmasını teklif eden AB Parlamentosunun bu tavrını kim ciddiye alır?  2000 yılındaki Lizbon zirvesinde, 2010 yılında AB'nin dünyanın en rekabetçi ve dinamik bilgi toplumunu oluşturma hedefi ne kadar ciddiye alınmışsa bu da o kadar ciddiye alınacaktır.  (Lizbon zirvesinin bu hedefi, daha alındığı gün tebessümler oluşturmuş ve AB’nin neden ciddiye alınmayan bir Birlik olduğunun örneğine dönüşmüştür.)  Nitekim Türkiye’de cumhurbaşkanından hükümete kadar tüm çevreler daha oylama öncesinde sonuç hangi istikamette olursa olsun bu kararın ciddiye alınmayacağını açıkladı.

    Türkiye’deki kimi siyasi çevrelerin bir süreden bu yana hissettirdiği, son olarak cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkışıyla netleşen Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) yakınlaşmamız / üyeliğimiz ise üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir girişimdir.  Ülkenin hayrına olacaksa ve kısa dönemli değil uzun vadeli çıkarlar gözlüğüyle bakılacaksa devlet aklı şüphesiz gerekli adımları atacaktır.  Ancak burada bazı temel sorunlar olduğunu görüyoruz:

     

  • Türkiye, ŞİÖ için bugüne kadar ne kadar veri tabanı biriktirmiştir?  Bu kurum Çin’in inisiyatifi doğrultusunda önce bir güvenlik örgütü olarak yola çıkan, sonra buna ekonomik işbirliğini ekleyen doğulu bir vitrine sahiptir.  Çin’in örgütün genişlemesine çok sıcak bakmadığı bilindiğine göre bir Asya entegrasyonundan ziyade Çin’in önde olduğu, Rusya’nın eşlik ettiği bir siyasi yapının kurumsallaştırılmasının hedeflendiği görülecektir.
     

  • Okyanusun ötesinde ABD’nin, daha küçük ölçekli olsa da Avrupa’da Almanya’nın emperyal davranış biçiminin ŞİÖ’de Çin ve Rusya üzerinden oluşturulan Asyalı kodları Türkiye’nin ciddi rahatsızlığına yol açacak mahiyettedir.  Tarihsel ve kültürel olarak Orta Asya’daki bağlarımızı ve çeşitli doğal avantajlarımızı kullanmamızı istemeyeceği ortada olan Çin’in muhtemel karşı hamleleri için hangi adımları planladığımızı iyi anlamak gerekir.  (Örgütün Şanghay Beşlisi olarak ilk kuruluşunda gözlemci olmak için başvuran Türkiye’nin o aşamada reddedildiğini hatırda tutmakta yarar vardır.)

    Bugün Franko-Cermen (Fransa-Almanya) ittifakının egemen olduğu AB’den yaka silken Türkiye’nin yarın Çin-Rusya ittifakına karşı durmasını sağlayacak ekonomik ve siyasi gücünü iyi hesaplaması şarttır.  Hegemonik güçlerle olan siyasi ilişkilerinde zaman zaman bunalan, haksızlığa uğrayan Türkiye’nin yeni bir grupta güç takıntısı olan iki devletle anlaşması ne derece kolay olacaktır?

     

  • Türkiye-AB ilişkilerinin siyasi olduğu kadar yumuşak güç boyutunu ilgilendiren bir derinliği vardır.  Türkler -iyi veya kötü, az veya çok- AB üyelerinin en azından öne çıkanlarının dilini konuşmakta, pek çok Türk’ün bu ülkelerde ikinci, üçüncü nesil aile üyeleri yaşamakta, çok sayıda Türk bu ülkelerde öğrenim görmeye, tatil yapmaya gitmekte, iyi okuyucu vatandaşlarımız Avrupa medyasını yakından izlemektedir.  Buna karşılık ŞİÖ’deki önemli oyuncular olan Çin’in ve Rusya’nın dili başta olmak üzere taşıdıkları hiçbir beşeri karakterin insanlarımıza yakın gelmediğini düşünüyoruz (sinema, medya, okullar, yaşam tarzı, vb).  Sadece ŞİÖ’nün Türk üyelerinin dil, tarih ve kültür ortaklığını bundan istisna tutabiliriz.
     

  • Avrupa, her türlü ekonomik hesapların ötesinde sadece Türkler için değil dünyanın pek çok bölgesindeki insanlar için bir cazibe ve yaşam bölgesidir.  Bu yönüyle Avrupalılık veya Avrupa’ya ait olma, beraberinde bir gıpta duygusu oluşturmaktadır.  Vatandaşlarımızın ŞİÖ’ye üye ülkelerden herhangi birine gidip yaşamaya öykündüğünü düşünen var mıdır?  Başka bir yaklaşımla, “Avrupalı” olmaya çalışmasa da Avrupa devletlerine ait değerler sistemine dâhil olmaya çalışan Türkiye’nin ŞİÖ üye ülkelerinin tek birindeki devlet anlayışını veya devlet-yurttaş ilişkilerini model almak istediğine, ŞİÖ ülkelerinin cazibe arz eden bir hayat önerdiğine inanıyor muyuz?

    Tüm bunlar Türkiye’nin ŞİÖ’yü asla düşünmemesi ve şartlar ne olursa olsun Avrupa’ya eklemlenmiş bir anlayışla yola devam etmesini önerdiğimiz anlamına gelir mi?  Hiçbir şekilde gelmez.  Sorunumuz şudur:  Neredeyse alternatifsizce Avrupa’ya yatırım yapan devletimiz, diplomasimizin dış sermayesinin büyük bir kısmını orada harcadığı için bugün vazgeçtiğinde bu sermayenin ne olacağını bilemez durumdadır.  İsviçre gibi AB üyesi olmadan bir Avrupalı ülke olarak varlığını sürdürebilen örneklerin istisnai sayıda olması, bunların da toprak, nüfus ve ekonomi açısından küçük örnekler olarak kalması modelleme yapmamızı da zorlaştırmaktadır.  Avrupa için yapılan bu asimetrik yatırım fazla bir manevra sahası bırakmadığı için yalnızca aşağıdakilerden ibaret olan seçeneklerin var olduğunu değerlendiriyoruz.

     

  • Türkiye’nin dünyanın herhangi bir yerindeki siyasi veya ekonomik birliğe üyeliği, Avrupa siyasi kurumlarının tamamından vazgeçilerek yapılmak zorunda değildir.  Doğuya yönelmek, batıdan kopmakla birleştirilmemelidir.  Bu nedenle AB’den uzaklaşacak ise Türkiye için en sağlıklı seçenek, Avrupa Birliği’nin değil ama Avrupa’nın ve batının ilgili kurumlarıyla (Avrupa Konseyi, NATO) olan bağından tamamen vazgeçmeden ŞİÖ’ye yönelmektir.  Ne var ki öncelikle bir güvenlik örgütü olarak tasarlanmış olan ŞİÖ’ye bu yönelim, katılımımız uğruna Kore’de şehitler vermeyi göze aldığımız NATO’yla kurulan ilişkilerde ciddi bir gerilim oluşturacaktır.  Bizce buradaki asıl mesele, askeri ilişkiler başta olmak üzere batıyla olan bağını koparmaksızın doğulu bir birliğe katılmak isteyen Türkiye’ye hem batının, hem doğunun nasıl davranacağıdır.  Abdullah Gül’ün dışişleri bakanlığı döneminde Çin ticaret bakanı Bo Xilai ile yaptığı görüşmede Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasıyla birlikte Asya’ya verdiği önemin azalmayacağını belirten sözlerine karşılık Çinli bakanın “iki ayak bir gemidedir” atasözünü kullanmış olması hafızalardadır.  “Ne seninle, ne sensiz” tarzının devletlerarası ilişkilerde işe yarayacağından emin değiliz.
     

  • Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelikten tamamen vazgeçebilir ve kendisi için yeni bir ortaklık kategorisine razı olabilir.  Özellikle Hıristiyan Demokrat kanattaki Avrupalı siyasilerin uzun zamandır dile getirdiği “imtiyazlı ortaklık”tan söz ediyoruz.  Böyle bir ortaklık kategorisi bugüne kadar hiçbir üye adayı için var olmadığından Türkiye bu konuyu haklı olarak hiç tartışmaya bile açmadı.  Doğrusu bu sulandırılmış kavramın içinin pek dolu olduğunu da sanmıyoruz.  Ancak tam üyelik gibi bir seçeneğin olmadığı, içinde vizesiz dolaşımın yer aldığı, Gümrük Birliği dışında bir paket üzerinden gidilecek yeni bir ekonomik işbirliğinin tanımlandığı, Türkiye’nin AB müktesebatına uymak zorunda kalmadığı, ismi bile rahatsız edici olan imtiyazlı bir ortaklık kurgulanabilir.  Önemli düşünürlerden biri olarak kabul edilen Kenichi Ohmae’nin -AB’nin ülkemizde belki de en çok konuşulduğu- 2004 yılındaki Türkiye Kalite Kongresi’nde “AB üyeliğini kesinlikle düşünmememiz gerektiğini, giderek rekabetçi olan ekonomimizle ve genç nüfusumuzla kendi yolumuzu çizmemizi” önermesi unutulmaz bir an idi.  KalDer’in arkasındaki itici gücün öncelikle TÜSİAD sermayesini temsil eden ticari gruplar olduğu düşünüldüğünde bu önermenin yaklaşık 2500 dinleyici için nasıl bir soğuk duş olduğu anlaşılabilir.
     

  • Türkiye, ekonomik ve siyasi maliyetini iyi hesaplamak kaydıyla Avrupa Birliği’nin tüm kurumlarından ve ortaklıktan vazgeçebilir.  Bu köklü kararla Avrupa üyelik süreci Türk devleti ve yurttaşları için son bulacaktır.  Bununla birlikte Brexit sonrasında üyelikten çıkma kararı alan Britanyalıların da dile getirmeye başladığı gibi bir veya birkaç ülkeden oluşan gruplarla başka platformlarda, başka ekonomik ve siyasi işbirliklerine ise daima gidilebilir.  Tek bir ülkeyle veya küçük gruplarla yapılacak anlaşmalara fazla ihtimal vermemekle birlikte Birliğin her geçen gün zayıflayan konumunun ve bugünkü olumsuz gidişatının sürmesi hâlinde üyelerin -bugün için çok konuşulmayan- kendi ulusal çıkarlarının bunu gerektirmesinin mümkün olduğunu düşünüyoruz.  Yine de bu radikal kararın maliyetlerinin bireysel anlaşmalarla hafifletilmesinin yanlış bir hesap olacağı kanaatindeyiz.

    Sonuç olarak Türk diplomasisi, tam üyelikten vazgeçme seçeneğinin hatırı sayılır maliyetiyle birlikte geleceğini şüphesiz detaylarıyla birlikte değerlendirecektir.  Fakat bu en riskli karar ve getireceği ağır sonuçlar bile Türkiye gibi önemli bir ülkeyi dünya milletler ailesi içinde seçeneksiz ve yalnız bırakmayacaktır çünkü politik konjonktür bugünden ibaret değildir.

    Avrupalı muhataplarımızın tarihte daima Türkiye karşıtı çevrelere ayrı bir sempatisinin olması ve bu karşıtlığa hizmet eden grupları kollaması standart bir muamele olarak hep karşımıza gelirdi.  Ancak özellikle son aylarda artan bir şekilde Türkiye düşmanı grupların ve örgütlerin Avrupa başşehirlerine sınırsız bir toleransla buyur edilmeleri, buna karşılık Avrupalıların Türkiye’ye ziyarette bulunacak yöneticilerine verilecek randevunun veya telefon görüşmelerinin geciktirilmesine bile homurdanmaları, ilişkilerin gelişim ve sonuçlarının artan bir hızla “Avrupa’nın tensip ve takdirine” bırakılmasının talep edildiğini gösteriyor.  Tarafların inşa ettiği ilişkilere bakınca tarihsel olarak Türkiye’nin üstlendiği uysal tavrı artık reddedip sesini yükseltmesinin, politika ihtilaflarında yeri geldiğinde karşıya parmak sallamasının, ikazlarını zaman zaman diplomatik teamüllerin de dışına çıkarak seslendirmesinin Avrupalıların asabını bir hayli bozduğuna eminiz.  Başlığa dönmek gerekirse Türkiye’nin Avrupa’dan değil, alıştığı Türkiye’yi göremeyen Avrupa’nın Türkiye’den uzaklaştığını söylemek daha anlamlı gözükmektedir.  Bundan sonraki süreci ise değerler ve normatif kriterler değil, pek çok zaman olduğu gibi çıkarlar ve kuvvet dengesi belirleyecektir.